PABLO NERUDA'DAN ŞİİRLER
AŞK ŞİİRLERİ
1
yol gösterir bana
kartal gözlerin uçarken de
Matilde, ağzından
öğrendim öpüşlerle,
öğrendi dudaklarım
hemhal olmayı ateşle.
Ah o kesin yulaf
mirası bacaklar,
kırların kalbine
uzanan savaş,
dayadım da
kulaklarımı sinene
kanım işledi o saat
dağlı sesine.
2
Asla yalnız değilim
seninle yeryüzünde,
ateşlerden geçerken
bile.
Yalnız değilim
asla.
Toplarken
seninle şafağın
mahmur ışık
oklarını,
baharın körpe
yosununu.
Seninle,
seçmediğim
ama
biricik
savaşımda,
seninle caddelerde
ve de kumsalda,
seninle
aşkım, yorgunluk,
ekmek, şarap,
yoksulluk ve kızgın
güneşte,
yaralar, eziyet,
neşe seninle.
Olanca ışık, gölge,
yıldızlar,
biçilmiş buğday,
boylu ayçiçeklerin
taçları, kendi
ağırlıklarıyla
eğilmiş, uçuşu
karabatağın, yarıp
geçiyor
gökyüzünü
deniz haçı gibi,
bütün uzay, güz,
karanfiller,
asla yalnız
değilim, seninle,
seninle toprak,
seninle deniz, hayat,
ne kadarsam, ne
katarsam ve ne denli çığırsam,
bu aşkın
özü, toprak,
deniz,
ekmek ve hayat.
“Ayaklarına Dokunurum Gölgede”
Çeviren: Adnan Özer
ATLAR
Pencereden atları
gördüm.
Berlin’deydim,
kıştı. Işık
Işıksızdı, gökyüzü
yoktu gökyüzünde.
Havanın aklığı
ıslak bir ekmek gibi.
Ve penceremden boş
bir sirk
Kışın dişleriyle
kemirilmiş.
Ansızın bir adamın
yedeğinde
On at göründü
sislerin içinden
Çıkarken
titremediler, ateş gibi,
O saate kadar
bomboş olan
Evreni doldurdular
gözlerimde.
Görkemli, yangınlı
Uzun bacaklı on
tanrı gibiydiler,
Yeleleri tuzun
düşlerini andırıyordu.
Portakaldan ve
evrenlerdendi sağrıları.
Baldı derileri,
amber, yangın.
Boyunları gururun
taşlarından
Oyulmuş kulelerdi,
Ve kızgın gözlerine
güçlü bir dirim
Eğilmişti bir
tutuklu gibi.
Ve orada
sessizlikte, ortasında
Günün, kirli ve
dağınık kışın
Haşarı atlar kan,
Uyum ve yaşamın
kışkırtıcı gömüleriydiler.
Baktım, baktım ve
yeniden yaşadım:
Kaynağın, altın
dansın, gökyüzünün,
Güzellikte yaşayan
ateşin
Orada olduğunu
bilmeden.
O kapanık Berlin
kışını unuttum.
Ama atların ışığını
unutmam.
Çeviren: Erdal Alova
BAĞLAŞMA (SONAT)
Yere düşmüş tozlu
bakışlardan
sessiz yapraklardan
kendilerini gömen.
Işıksız
madenlerden, boşluğu,
apansız ölen günün yokluğunu
taşıyan.
Ucunda ellerin, göz
kamaştıran kelebekler,
uçsuz ışıklarıyla
yukarı uçuşu kelebeklerin.
Işığın kuyruğunu
korudun sen, kırık varlıkların,
kiliselere
savurduğu terk edilen güneşin batarken.
Bakışlarla
lekelenmiş, amacıyla arıların,
apansız alevden
kaçan madden senin
gelip önceden,
izler günü, altın ailesini onun.
Gizlice geçer
pusuya yatmış günler,
ama düşerler senin
ışıktan sesine.
Ah, aşkın hanımı,
dinlenişine senin
kurdum ben düşümü,
sessiz duruşumu.
Ürkek sayılı
gövdenle senin, apansız uzanmış
yeryüzünü
tanımlayan niceliklere,
arkasında günlerin
dalaşının, boşlukla ağarmış,
yavaş ölümlerle
soğuk, solgun uyarıcılarla,
yanan kucağını
duyarım senin, gezgin öpüşlerini
körpe kırlangıçlar
yaratan uykumda.
Gün olur, çıkar
yazgısı gözyaşlarının
yaş gibi alnıma,
orada
çarpar, paramparça
ölür dalgalar:
ıslaktır
devinimleri, çökkün, en son.
“Yeryüzünde Konaklama”
Çeviren: Erdal Alova
BAZI ŞEYLERİ AÇIKLIYORUM
Soracaksınız:
Leylaklar nerede hani?
Gelincik yapraklı
metafizik nerede?
Sözcüklerine
incecik delikler açıp
onları saçan yağmur
nerede?
Kuşlar nerede hani?
Her şeyi anlatayım.
Kent dışında
yaşardım,
Madrid dışında,
çanlarla,
saatlerle,
ağaçlarla.
Görülürdü oradan
kurumuş yüzü
Kastilya'nın
meşin bir okyanus
gibi.
Evime
çiçek-evi derlerdi,
sardunyalar fışkırırdı
duvarlarından
çünkü:
güzel bir evdi
köpekleriyle,
çocuklarıyla.
Hatırladın mı, Raul?
Rafael, hatırladın
mı?
Hatırladın mı,
Federico?
yerin altında,
hatırladın mı,
balkonlarında o evin
Haziran ışığı
çiçekler doldururdu ağzına.
Kardeşim, kardeşim!
Her şey
o kalın sesler,
tezgâhların tuzu,
kabarmış ekmekler
çıkaran fırın
ve heykelleriyle
Argüelles pazarı
kurumuş bir
mürekkep hokkasıydı sanki aldatmalar içinde:
yağ akardı
kaşıklara,
ayakların, ellerin
derin çarpıntısı
sokaklarda büyürdü,
metreler, litreler,
temel
ölçüsü yaşamın,
balık yığınları,
rüzgâr gülünü bile
şaşırtan
soğuk güneşiyle
kiremitler,
patateslerin ince,
çıldırmış beyazlığı,
domatesler
yuvalanırdı denize dalga dalga.
Bir sabah tutuştu
bunların hepsi,
bütün canlıları
yutmak için bir sabah
şenlik ateşleri,
silah vardı artık,
barut vardı artık,
artık kan vardı.
Haydutlar geldi
uçaklarıyla,
yüzükleriyle,
düşesleriyle haydutlar,
takdisler dağıtan
kara keşişleriyle
haydutlar geldi
gökyüzünden
çocukları öldürmek
için,
çocuk kanı aktı
sokaklarda
düpedüz çocukların
kanı aktı.
Çakalların bile
tiksindiği çakallar,
kuru çalıların bile
tükürdüğü taşlar,
yılanları bile
iğrendiren yılanlar!
Yüzyüze gelince
bunlarla
kanını gördüm
İspanya'nın,
bir onur ve
bıçaklar dalgasında boğmak için sizleri!
Hain
generaller:
ölü evimi görün,
bakın paramparça
İspanya'ya:
erimiş maden akıyor
her evden
çiçek yerine,
her çukurundan
İspanya'nın
İspanya yükseliyor,
her ölü çocuktan
bir tüfek fışkırıyor,
gören bir tüfek,
kurşunlar doğuyor
her cinayetten,
o kurşunlar günün
birinde
on ikisinden
vuracak yüreğinizi.
Soracaksınız: Şiiri
neden
düşleri anlatmıyor,
yaprakları
ve büyük
yanardağlarını anayurdunun?
Gelin görün kanı
sokaklardaki.
Gelin görün
kanı sokaklardaki.
Gelin görün kanı
sokaklardaki.
Çeviren : Ülkü TAMER
BU GECE EN HÜZÜNLÜ ŞİİRLERİ YAZABİLİRİM
Bu gece en hüzünlü
şiirleri yazabilirim
Şöyle diyebilirim:
"Gece yıldızlardaydı
Ve yıldızlar,
maviydi, uzaklarda üşürler"
Gökte gece yelinin
söylediği türküler
Bu gece en hüzünlü
şiirleri yazabilirim
Hem sevdim, hem
sevildim, ya da o böyle söyler
Bu gece gibi miydi
kucağıma aldığım
Öptüm onu öptüm de
üstümde sonsuz gökler
Hem sevdim, hem
sevildim, ya da ben böyle derim
Sevmeden durulmayan
iri, durgun bakışlı gözler
Bu gece en hüzünlü
şiirleri yazabilirim
Duymak yitirdiğimi,
ah daha neler neler
Geceyi duymak,
onsuz daha ulu geceyi
Çimenlere düşen çiy
yazdığım bu dizeler
Sevgim onu
alakoymaya yetmediyse ne çıkar
Ve o benimle değil,
yıldızlıdır geceler
Yürek zor
katlanıyor onu yitirmelere
Uzaklarda birinin
söylediği türküler
Bakışlarım kovalar
onu tellim her yerde
Bakışlar sanki onu
bana getirecekler
Böyle gecelerdeydi
ağaçlar beyaz olur
Artık ne ben
öyleyim ne de eski geceler
Sesim arar rüzgârı
ona ulaşmak için
Şimdi sevmiyorum
ya, eskidendi sevmeler
Şimdi kimbilir
kimin benim olduğu gibi
Sesi, aydınlık
teni, sonsuz uzayan gözler
Sevmiyorum
doğrudur, yürek bu hâlâ sever
Sevmek kısa
sürdüyse unutmak uzun sürer
Bu gece gibi miydi
kollarıma almıştım
Yüreğimde bir burgu
ah onu yitirmeler
Budur bana verdiği
acıların en sonu
Sondur bu onun için
yazacağım dizeler
Çeviri : Hilmi YAVUZ
BUĞDAYIN TÜRKÜSÜ
Halkım ben,
parmakla sayılmayan
Sesimde pırıl pırıl
bir güç var
Karanlıkta boy
atmaya
Sessizliği aşmaya
yarayan
Ölü, yiğit, gölge
ve buz, ne varsa
Tohuma dururlar
yeniden
Ve halk, toprağa
gömülü
Tohuma durur bir
yerde
Buğday nasıl
filizini sürer de
Çıkarsa toprağın
üstüne
Güzelim kırmızı
elleriyle
Sessizliği burgu
gibi deler de
Biz halkız, yeniden
doğarız ölümlerle.
Çeviri : Hilmi YAVUZ
ÇOĞUZ
Bir sürü insan
içinde kimim ben, biz kimiz,
karar kılamıyorum
birinde:
kaybolmuşlar
giysilerimin altında,
başka şehre
taşınmışlar.
Tam sırası
gelmişken
akıllı olduğumu
göstermenin
ağzımdan alıyor
sözü
içimdeki gizli
aptal.
Gün oluyor,
uyukluyorum
seçkinler
meclisinde,
tam cesaretimi
toplarken
hiç tanımadığım bir
korkak
sarıp sarmalıyor
iskeletimi
bin tane ince
önlemle.
Alevler sarmışken
görkemli konağı
ben çığırıyorum
itfaiyeci yerine,
kundakçının biri
fırlıyor sahneye,
o benim. Bir şey
gelmiyor elimden.
Nasıl seçip ayırsam
kendimi?
Nasıl bir araya
getirsem?
Okuduğum bütün
kitaplar
göklere çıkarıyor
kahramanları
her zaman kendine
güvenen:
ölüyorum
kıskançlıktan;
rüzgârlı, kurşunlu
filmlerde
kıskanıyorum
kovboyları,
atları bile
alkışlıyorum.
Ama ne zaman çağırsam
atılgan yanımı
çıkıp geliyor gene
eski tembelliğim,
bilmiyorum asla
kimim ben,
kaç kişiyim, kaç
kişi olacağım.
Bir çana dokunup da
çağırabilseydim
gerçek kendimi,
gerekliysem çünkü
kendime
yok olmamalıyım
ben.
Çok uzaklardayım
yazarken
döndüğümde çoktan
gitmişim:
görmek isterdim
aynı şey
geliyor mu
başkalarının başına,
benim gibi daha çok
var mı,
onlara da aynı
şeyler mi oluyor,
bunu keşfettiğim
zaman
öyle iyi
belleyeceğim ki her şeyi
sorunlarımı
açıklarken
coğrafyadan
konuşacağım.
“Kuruntular Kitabı”
Çeviren: Erdal Alova
GEZGİN ALBATROS
Diomedea exulans
Yelken açıyor
rüzgâr açık denizde
kayıyor, iniyor,
dans ediyor, yükseliyor,
asılı kalıyor
belirsiz ışıkta,
dalganın kulelerine
dokunuyor,
çöküyor düzensiz
suyun
çalkanan harcına
tuz nişan verirken
ona
ıslık çalıyor
öfkeli köpük,
kayarak uçuyor
albatros
geniş kanatlarıyla
müziğin,
durmadan uçan bir
kitap
bırakıyor
fırtınanın üstüne:
rüzgârın yasası.
“Kuşlar Sanatı”
Çeviren: Erdal Alova
GÖÇ
Gün boyu, sıra
sıra,
tüylerden bir
donanma,
yüreği çarpan
bir gök gemisi,
geçip gitti
minicik
sonsuzluğundan
pencerenin, arayıp
sorduğum,
çalıştığım,
gözleyip beklediğim.
Kum kulesi
ve denizsi boşluk
kavuşuyorlar orada,
kucaklayıp
türküyü ve
devinimi.
Yukarıda gökkatları
açılıyor.
Böyleydi işte:
yüreği çarpan
keskin, dikaçılar
geçti
kuzeye ve batıya
doğru,
boşluğa,
yıldızlara,
tuzun ve yalnızlığın
kayalığına,
denizin saatlerini
bozduğu yerde.
Kuşlardan bir
açıydı
dümen kırmış
demirin ve karın
enlemine
dümdüz yollarında
dur durak bilmeden
giden:
iyi nişanlanmış bir
okun
yiyip bitiren
şaşmazlığıyla
yol aldı göksel
sayılar
döl vermeye, sabırsız
aşkla
geometriyle
biçimlenmiş.
Gözden yitip gidene
dek
bakıp durdum
onlara, gördüğüm
düzgün bir uçuştu
yalnız,
rüzgâra karşı bir
kanatlar kalabalığı:
artan sessizliği
gördüm
o saydam yarıkürede
gök kubbe
kuşlarının
belirsiz kararlarla
geçtikleri.
Gördüğüm uçuş
yoluydu yalnız.
Hepsi göğündü
onların.
Varacakları yere
giden
kuş yığınları
arasında
birbiri peşi sıra
sürüler
üçgen
zaferler
çiziyorlardı
birleşip bir tek
uçuşun sesiyle,
ateşin birliğiyle,
kanla,
susuzluk ve
açlıkla,
soğukla,
geceye yutulmadan
önce
ağlayan, eğreti
günle,
erotik ısrarıyla
yaşamın:
kuş birliği
uçuyordu
dişsiz, siyah
sahillere doğru,
ölü kayalara, sarı
adalara,
güneşin fazla
çalıştığı
ve sürüyle sardalye
otağının
sıcak denize
yayıldığı yerde.
Serilmiş giz
kuşların saldırdığı
taşın üstüne:
taş, rutubet,
gübre, yalnızlık,
mayalanacak ve
kan kırmızı güneşin
altında
kumlu yaratıklar
doğacak
ve bir gün uçup
dönecek onlar da
fırtınalı soğuk
ışığa
Şili’nin kutup
ayağına.
Şimdi geçiyorlar,
doldurup uzaklığı,
ışıkta zar zor
çırpınan kanatlar,
bir yürek vuruşunda
birleşmiş,
karada bölünüp
dağılan
göçücü
gövdeden
ayrılmadan uçarak.
Suyun üstünde,
gökyüzünde,
sayısız kuş uçup
duruyor,
tekne tek,
onca kanatla,
denize açılmış onca
gözle
sağlıyor birliği,
giderken pupa
yelken aynı sükûnette,
görkemli bir
kanadın hareketiyle.
Deniz kuşu, göçmen
köpük,
güneyin, kuzeyin
kanadı, dalga kanat,
uçuşun saçtığı
salkım,
çoğalmış aç yürek,
varacaksın, büyük
kuş,
rüzgârla kuluçkadan
çıkan,
kumla beslenen
kırılgan
yumurtaları
gerdanlıktan
ayıklamak için
bir başka uçuş
yeniden
çoğaltıncaya dek
yaşamı, ölümü,
büyümeyi,
ıslak çığlıkları,
sıcak gübreyi,
yeniden doğumlar,
terk edişlerle
rüzgârlı bozkırdan
uzaklara
bir başka rüzgârlı
bozkıra.
Uzaklara
bu sessizlikten,
uçuyor soğuğun kuşları
uçsuz bucaksız
çakıllı bir sessizliğe
ve yuvadan gezgin
kuşlara dek,
deniz okları, miras
bırakıyor bana
ıslak gururunu
geçen zamanın,
tüylerin dillere
destan sürekliliğini
doğup ölen,
katlanan, kalbi çarpan,
balıklardan uzun
bir kılıç yaparak,
zulme karşı
zulümle, ışığın kendini
rüzgâra ve denize
karşı yaşamı.
“Kuşlar Sanatı”
Çeviren: Erdal Alova
HALK
Halkım ben,
hani şu
sayılamayan,
hani şu çok halk.
Soluğumun öyle bir
gücü var ki
sessizliği deler
geçerim, dinlemem,
filiz verir, boy
atarım,
zifiri karanlık
demem.
Zulüm, acı, ölüm,
şu bu
bir anda gizlerse
de tohumu,
ölmüş gibi
görünürse de halk,
döner gelir elbet
bir gün nisan ayı,
kavuşur baharına
toprak,
kızgın eller
dağıtır atar ağır havayı.
Ölümün içinden
yeşerir yaşamak.
Çeviren : A. KADİR
NÂZIM'A BİR GÜZ ÇELENGİ
Neden öldün
Nâzım? Senin türkülerinden yoksun ne
yapacağız
şimdi
Senin bizi
karşılarken ki gülümseyişin gibi bir pınar bulabilecek
miyiz bir daha?
Senin gururundan,
sert sevecenliğinden yoksun ne yapacağız?
Bakışın gibi bir
bakışı nereden bulmalı, ateşle suyun birleştiği
Gerçeğe çağıran,
acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?
Kardeşim benim,
nice yeni duygular, düşünceler kazandırdın
bana
Denizden esen acı
rüzgâr katsaydı önüne onları
Bulutlar gibi
yaprak gibi uçarlar
Düşerlerdi orada,
uzakta,
Yaşarken kendine
seçtiğin
Ve ölüm sonrasında
seni kucaklayan toprağa
Sana Şili'nin kış
krizantemlerinden bir demet sunuyorum
Ve soğuk ay ışığını
güney denizleri üstünde parıldayan
Halkların kavgasını
ve kavgamı benim
Ve boğuk uğultusunu
acılı davulların, kendi yurdundan...
Kardeşim benim,
adanmış asker, dünyada nasıl da yalnızım
sensiz
Senin çiçek açmış
bir kiraz ağacına benzeyen yüzünden
yoksun
Dostluğumuzdan,
bana ekmek olan,
Rahmet gibi
susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan.
Zindanlardan kopup
geldiğinde karşılaşmıştık seninle
Kuyu gibi kapkara
zindanlardan
Canavarlıkların,
zorbalıkların, acıların kuyuları
Ellerinde izi vardı
eziyetlerin
Hınç oklarını
aradım gözlerinde
Oysa sen parıldayan
bir yürekle geldin
Yaralar ve ışıklar
içinde
Şimdi ben ne
yapayım? Nasıl tanımlar
Senin her yerden
derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya.
Nasıl dövüşülür
senden örnek almaksızın,
Senin halksal
bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?
Teşekkürler, böyle
olduğun için! Teşekkürler o ateş için
Türkülerinle
tutuşturduğun, sonsuzca.
Çeviren : Ataol BEHRAMOĞLU
ÖLÜ DÖRTNAL
Küller gibi, kendilerini
insanla dolduran denizler gibi,
batık yavaşlıkta,
biçimsizlikte,
duyması gibi
insanın yolların doruğundan
kesiştiğini haçlı
çanların,
duymak şimdi o sesi
madenden kopan,
belli belirsiz, can
sıkıcı, dönüşüp toza,
hatırlanan ya da
görünmeyen,
ve kokusu yerde
yuvarlanan eriklerin,
zamanda çürümüş,
sonsuzca yeşil.
Öylesine hızlı,
öylesine canlı,
ama kıpırtısız olan
her şey, kendi içinde çılgın bir
makara gibi,
şu motorlu tekerlekler,
kısaca.
Varolup kuru
ilmekler gibi dikiş yerlerinde ağacın,
sessizce,
çepeçevre,
bütün dallar
karıştırmış sanki kuyruklarını.
Ama nereden,
nereye, hangi kıyıda?
Değişmeyen,
belirsiz bir kuşatma, öyle sessiz,
leylaklar gibi
manastırı çepeçevre saran,
gelişi gibi ya da
ölümün diline öküzün
tökezleyen, sakınıp
düşmekten, ötmeye çalışan
boynuzlarıyla.
Bu yüzden,
kıpırtısızlıkta, durup, kavramak;
o zaman, sonsuz bir
kanat çırpışı gibi, yukarıda,
ölü arılar, sayılar
gibi,
ah, soluk yüreğimin
kucaklayamadığı şey,
kalabalıklarda,
güçlükle dökülen gözyaşlarında,
ve çabaları
insanın, ezinç;
apansız ortaya
çıkan kara işler
buz gibi, uçsuz
düzensizlik,
okyanusal, şarkı
söyleyip giren bana,
bir kılıçla sanki,
arasında savunmasızların.
Öyleyse, neden
yapılmış, şu güvercin curnatası
geceyle zaman
arasında, ıslak bir koyak gibi?
Uzayıp giden şu ses
şimdi
yolları taşlarla
dizerek düşen,
ya da, daha çok,
apansız büyürken
bir saat yalnızca,
genişleyip hiç durmadan.
Dinle bir kez,
büyük kalabaş ağaçlarını
yüzüğü içinde
yazın,
yayıp duran
dokunaklı bitkilerini,
ondan yapılmış
işte, isteyip durandan,
doluluktan, ağır
damlalı bir karanlık.
“Yeryüzünde Konaklama”
Çeviren: Erdal Alova
SESSİZLİĞİ ARIYORUM
Şimdi rahat
bırakabilirler.
Artık alışabilirler
bensizliğe.
Kapatıyorum
gözlerimi.
Beş şey istiyorum
yalnız,
beş seçilmiş kök.
Biri sonsuz aşk.
Öbürü görmek güzü.
Yaşayamam uçuşan
toprağa düşen
yapraklar olmadan.
Üçüncüsü ağır kış,
sevdiğim yağmur,
okşayışı
ateşin kaba
soğukta.
Dördüncüsü yaz,
karpuz gibi
yuvarlak.
Ve beşincisi,
gözlerin senin.
Matildem benim,
sevdiceğim,
uyumak istemem
gözlerin olmadan
yaşamak istemem
bana bakmazsan:
sana ayarlıyorum
baharı
izlesin diye beni
bakışlarınla.
Bunlar, dostlarım,
bütün istediğim.
Hiçbir şeye yakın,
her şeye yakın.
Şimdi gidebilirler
isterlerse.
Öyle çok yaşadım
ki, bir gün
unutacaklar beni
ister istemez,
silerek
karatahtadan:
Ama sessizliği
aradığım için
düşünmeyin
öleceğimi:
tersi doğru bunun:
yaşayacağım ben.
Var olup süreceğim.
Yaşayamam, yine de
fışkırıp durmazsa
içimde ekinler,
filizler ilkin,
toprağı delip geçen,
varmak için ışığa,
ama karanlıktır
toprak ana:
karanlıktır benim
derinlerim:
sularda bir kuyu
gibiyim ben
ardında yıldızlar
bıraktığı gecenin
ve kırlarda
yapayalnız sürüp gittiği.
Bunca yaşamış
olmamdan
isteyişim yaşamayı
bunca çok.
Hiç böyle berrak
olmamıştı sesim,
öpüşlerim bunca
zengin.
Şimdi, her zamanki
gibi erken.
Bir arı oğulu ışık.
Günle bırakın beni.
İzin istiyorum
doğmak için.
“Kuruntular Kitabı”
Çeviren: Erdal Alova
SİYAH GÖĞÜSLÜ KARTAL
Geranoaetus
melanoleucus australis
sıradağların
kılıcı,
sonsuzluğunda
kıpırtısız,
kayıtsız yıllarda,
can çekişmenin
taşında.
Haşin tüylü kartal,
bilirim siyah
dilini senin,
kasırgalarının
gözdağını,
kana susamış
saydamlığını,
ölüm benekli
pençelerini,
bilirim dönersin
yenilmiş
taştan ve kardan
dağlarına,
büyük sessizliğine
Andlar’ın,
dikenlerin
kulesine.
Çiçeğe durdu gül
ağacı,
başladı yine bahar
kristal
konuşmasına:
doldu yeni yuvalar
buyruğuyla baharın,
doğursun diye
şafakta
yayıldı yosunlara
yaban tavşanı:
aktı haliç
ırmakları gibi
ayın ve yıldızların
berraklığı
ve sen orada, bir
başına, uyanık,
doğmadan, çiçek
açmadan,
geceyle baş başa.
“Kuşlar Sanatı”
Çeviren: Erdal Alova
VE NE KADAR?
İnsan ne kadar
yaşar sonunda?
Bin gün mü, yoksa
bir gün mü?
Bir hafta,
yüzyıllarca?
Ne kadar sürer
insanın ölümü?
Ne demek “Sonsuza
dek”?
Kafam bunlarla
dolu,
işin aslını
öğrenmeye koyuldum.
Bilgili rahipleri
aradım,
ayin sonlarında
bekledim onları,
Tanrıyı ve Şeytanı
ziyaret ederlerken
gözledim.
Bezdiler
sorularımdan.
Fazla bilgileri
yoktu,
yöneticiydiler
sadece.
Doktorlar kabul
etti beni,
konsültasyonlar
arasında,
ellerinde birer
neşter,
batmışlar
aureomycin’e,
her gün biraz daha
meşgul.
Dediklerinden
anlayabildiğim kadarıyla
şöyleydi sorun:
çok sürmüyordu bir
mikrobun ölümü,
tonlarca birden
ölüyorlardı,
ama yaşayabilen
birkaçı
kötü huylu
çıkıyordu.
Öyle ürkmüştüm ki
gidip mezar
kazıcıları buldum.
Büyük boyalı
cesetleri
yaktıkları nehir
boylarına gittim,
sıska kemikli
gövdeleri,
korkunç lanetlerin
buharını taşıyan
imparatorları,
bir kolera
dalgasıyla
serilip giden
kadınları.
Kumsallar gördüm
ölülerden
ve kül rengi
uzmanlar.
Fırsat bulur bulmaz
soru yağmuruna tuttum
onları,
beni yakmayı
önerdiler:
bütün bildikleri
buydu.
İçki aralarında
yanıtladılar beni
yurdumda mezar
kazıcılar:
– “Kendine kanlı
canlı bir kız bul
ve bu
saçmalıklardan kurtul.”
Böyle mutlu
insanlar görmemiştim.
Türkü söylüyorlardı
kaldırıp kadehlerini
ölümün ve sağlığın
sağlığına.
Azman zinacılardı
bunlar.
Döndüm eve daha
yaşlanmış
dünyayı katettikten
sonra.
Artık bir şey
sormuyorum kimseye.
Ama her gün daha az
biliyorum.
“Kuruntular Kitabı”
Çeviren: Erdal Alova
UNUTMAK YOK
Nerelerdeydin diye
sorarsan
"Hep eskisi
gibi", diyeceğim.
Toprağı örten
taşlardan söz edeceğim,
sürdükçe kendini
harcayan ırmaktan;
ben yalnız kuşların
yitirdiklerini bilirim,
gerilerde kalan
denizi bilirim, bir de ağlayan
ablamı.
Neden ayrı adlarla
anılıyor ülkeler, neden
günler
yeni günleri
izliyor? Neden koyu bir gece
birikiyor ağızda?
Neden ölüler?
Nereden geliyorsun
diye sorarsan bölük pörçük
kelimelerle konuşmak zorundayım,
ağzı zehir gibi
yakan araçlarla,
çoğu çürümeye yüz
tutmuş hayvanlarla
ve avutamadığım
yüreğimle.
Andaç değil
yanımızda götürdüklerimiz
unutuşta uyuklayan
sarımsı kumru değil,
yaşlarla kaplı
yüzler,
boğazımıza yapışan
eller
ve yapraklardan
sıyrılan şey:
aşınmış bir günün
karanlığı
acıyı kanımızda
tatmış bir günün.
İşte menekşeler,
işte kırlangıçlar
bize sevinç veren
ne varsa,
geçici ve küçük
duyarlıkların
yan yana göründüğü
süslü kartpostallarda.
Ama bu sınırın
ötesine geçmeliyim,
dişlemeliyim
sessizliğin çevresindeki kabuğu,
ne karşılık
vereceğimi bilemem:
öyle çok ki ölüler,
ve öyle çok ki al
güneşle yarılmış hendekler,
ve öyle çok ki
gemilere vuran miğferler,
ve öyle çok ki
öpüşlerle kilitli eller,
ve öyle çok ki
unutmak istediklerim.
Çeviren : Tomris UYAR









Yorumlar
Yorum Gönder